3 Kasım 2011 Perşembe

Annelik Dönüşümü


Metamorphosis Eskiden zekiydim ben. Hafızasıyla övünen zeki biriydim hem. Telefon defterlerim olmadı benim, numaraları hep aklıma yazdım. Gerçi cep telefonlarından sonra epeyce çuvalladım ama gene de kuvvetliydi hafızam, berraktı zihnim, açıktı algım. Ve netti görüşüm. Pek çok net. Bazen küçük, renkli not kağıtları alır, etrafıma notlar yazardım ama hevesti benimkisi, hiçbirşeyi kolay kolay unutmazdım. Ne yaşama dair olanları, ne de yaşadıklarımı. Bir tek kötü olayları zihnimin kuytularına atardım. Sık da geri çağırmazdım. Akıllı biri değildim, bu kesindi, ancak zekiydim. Bunun da farkındaydım.
Derken ANNE oldum. Ve hep dediğim o DÖNÜŞÜM’e maruz kaldım. Kaçınılmaz olandan elbette ben de kaçamazdım. Kaldı ki ne kaçmaya davranacak kadar hızlıydım, ne durumu kurtaracak kadar uyanık ve ne de akıl yürütecek kadar makul. Üstelik hayatımın hiçbir evresinde makul biri olmadım. Ve şimdi, altı yıla yakındır, giderek katmerlenen bir dönüşümle gündüz gece, 7/24, tam mesai, durmaksızın, dinlenmeksizin ucu bucağı gözükmeyen  bir yolda ilerliyorum. Giderek aydınlanacağını sandığım, salimen berraklığa çıkacağının hesabını yaptığım bu yol, tam aksine ilerledikçe daha bulanık, daha sisli ve puslu bir şekilde önümde uzanıyor.  Zihnim bir yıl öncesine göre daha bulanık mesela, aklım karmakarışık. Zeki bir kadından ziyade aptal bir kadın gibi duruyorum. Değil telefon numaralarını akılda tutmak, az önce yediğimi bile unutuyorum.
Ev işlerinde çok hızlıydım eskiden. Şimdilerde ortalığı toplamak için dahi saatler harcıyorum. Salonu toplanmaya niyetlenmişken, bulaşıkları makinaya dizerken buluyorum kendimi mesela. Yahut ellerimi yıkamaya gitmişken, klozeti temizlerken kendime yakalanıyorum. Telefon kullanımı konusunda büyük bir utanç kaynağıyım. Bir arkadaşımı arayacakken, annemle konuştuğumu farkediyorum. Yeni numaraları ha şimdi, ha yarın derken kaydetmediğimi farkediyorum. Ve yazık ki bu farkındalık, o kişi aradığında ortaya çıkıyor, haliyle çok ayıp oluyor. Kaydetmediklerim Selim’in okul servisinin telefonu dahi olabiliyor. Dışarı çıkarken ya telefonumun şarjı bitmiş oluyor, yahut tümden evde unutuyorum. Ve bundan da çok çekiniyorum, zira İlter’den bu sebeple sık sık fırça yiyorum.
Bazen buzdolabını açıyor ve orada öylece kalakalıyorum. Dolaptan alacak birşeyim olduğunu unutmak bir yana, dolabın içinde durduğumu dahi unutuyorum. Kahve makinasını açıyor, düğmesine basıyor, lakin altına fincan koymayı unutuyorum. Kulağıma çalınan şırıltı sesinin nedenine ise ancak bir müddet sonra vakıf olabiliyorum. Sütleri genellikle taşırıyorum ve taşırırken etrafımda kim varsa, bu genellikle aciz çocuklar oluyor, onlara çatıyorum. ‘Beni gene aptal ettiniz, şu halime bakın, yakında adımı da unutacağım!’ diyerek veryansın ediyorum. Hatta bunu öyle çok yapıyor ve şikayetleniyorum ki, bir süre sonra çocukların maskarası oluyorum.
Bu bulanık ve bulaşık hallerimin vasatlıktan çıkıp zirve yaptığı zamanlar var üstelik, Zırvalardan Zirvelere geçtiğim. Çocuklarla dışarı çıkarken mesela, geriye kalan bir damlacık sağduyu yetimi de kaybediyor ve adeta akıl sağlığını tümden yitirmiş biri gibi davranıyorum. Bir yandan Selim’e ayakkabılarını giymesini salık verirken, diğer yandan zincirinden boşanmış hayvan gibi merdivenlere koşturan Kerim’e yetişmeye çalışıyorum, Kerim’i yakalarken anahtarı düşürüyorum, anahtarı alırken çantamı kaybediyorum, bu sırada boyuna konuşuyorum ve muhtemeldir ki sağlıklı bir tek sözcük sarfetmiyorum. Marketlerde, pazarlarda gene bu zırvaların zirvesi haline tanık oluyorum. Pazarda bir yandan Kerim’in pusetinden inmesi için çıldırmalarını zaptederken, diğer yandan Selim’in meyveleri ezmemesi için tembihliyorum. Kerim’i tutarken saçımı çekiştirmesi ile tümden Deli Anne görüntüsüne kavuşuyorum.
İnsani ilişkilerdeki çuvallamalarım olmasa bu durumla tümden başedebilirdim belki, ya da -kol kırılır yen içinde kalır- misali kendime saklayıp rüsvaylıklarımı, kendimi idare edebilirdim. Lakin  bir süredir farkettiğim haleli hallerim beni epeyce endişelendiriyor. Misalen insanlarla içimden konuşuyorum uzunca süredir. Ve ne zaman bilmem, birden, yerli yersiz, sesli konuşmaya geçiyorum içimdeki konuşmanın orta yerinden. Haliyle karşımdaki kişi konuşmayı yakalayamıyor ve boş gözlerle bana bakıyor. Ben ancak, o bakışların devamında konuşmada bir terslik olduğunu algılıyorum. Düzeltemiyorum, giderek sesimi kısıp en sonunda ansızın konuşmayı kesiyorum. Bir de, nerede olursam olayım, ne kadar kalabalıkta ve gürültüde olursam olayım, istersen karşımda Padişah olsun, ne zamanki Selim konuşur, diğer sesler derinliğe gömülür ve nerdeyse sadece Selim’in sesi duyulur olur benim için. Bu Selim’i fazlaca önemsediğimden mi ileri gelir, yoksa sadece basit bir algıda seçicilik midir, ya da annelik içgüdümün delirmesinden midir bilmiyorum ancak bunun üstesinden gelemiyorum. Tek bildiğim Kerim’den sonra bu duruma biraz daha az düştüğümdür. Belki de artık ikiye bölündüğümdendir.
Hasılı türlü rezillikler içindeyken yakalıyorum kendimi. Farkettiklerim için şükürler ediyorken, farketmediklerimden dolayı da büyük endişe duyuyorum. İnsani ilişkilerde kimbilir neler zırvaladım diye düşünürken, ürpertiyle irkiliyorum. Ve sakinleşmek adına; bu düşünceleri derhal zihnimden uzaklaştırmaya çabalıyorum. Neyse ki çabuk unutuyorum. En azından endişe anında endişelendiğimi de unutuyorum.
Ve bunca yılın sonunda anladığım şu gerçek yüzümde soğuk bir tokat gibi patlıyor; Dönüşüm, tam da Kafka’nın Dönüşüm’ü gibi geri dönülemez biçimde gerçekleşiyor. O kitabı okurken, her an, kahramanın; Gregor Samsa’nın hamamböceğinden, insana dönmesini beklediğim gibi, bekliyorum eski halime dönmeyi. Ancak heyhat! Tıpkı o kitaptaki gibi ben de geri dönülmez bir biçimde değişiyorum, başkalaşıyorum. Adeta metamorfoza uğruyorum. Nitekim, zihnimin karışıklığı, görüşümün bulanıklığı yerleşik bir hal aldı ve bu yol böyle devam ediyor. Fiziksel dönüşüm konusuna ise hiç girmiyorum.

Hiç yorum yok: