9 Ağustos 2012 Perşembe

Güzel İskoçya; Pek Güzel Edinburgh; Edinbra



Edinburgh: Güzel İskoçya’nın güzel başkenti. Edinburgh: İskoçya’nın Glasgow’dan sonra ikinci büyük şehri. Edinburgh: Dünyanın en güzel ve insan üzerinde en çok iz bırakan kentlerinden biri. Edinburgh: Kültür şehri. Edinburgh: Çok elit ve kesinlikle çok nezih. Edinburgh: Festivaller şehri. Yaz süresince festivallerden biri başlıyor, biri bitiyor nitekim. Misalen; iç geçirerek kaçırdığım Blues ve Jazz Festivali, Film Festivali, Kitap Festivali, Sanat Festivali ve daha niceleri. Edinburgh: Yazarlar şehri. Misalen; J.K. Rowling burada bir kafede yazmış Harry Potter ve Felsefe Taşı’nı. Edinburgh: Elif Şafak’ın deyimiyle, yazarlarını seven şehir. Edinburgh: Yönetmenlerin favorisi. Misalen Trainspotting, The Da Vinci Code, Jude, The Illusionist, Harry Potter, One Day ve daha nice film burada çekilmiş. Edinburgh: Fantastik hikayelerin ilham kaynağı. Misalen Dr. Jekyll & Mr. Hide, Harry Potter, Alice Harikalar Diyarı’nda kitapları gibi. Edinburgh: Unesco Dünya Mirası’nda. Edinburgh: Edepli şehir. Edinburgh: Yerel halkın deyimiyle Edinbıra! Ve Edinburgh; bize hepi topu 40 dakika uzaklıkta.
Bunların çoğu gitmeden bildiklerimdi. Benim ilk izlenimim bir gece vakti olduğundan pek de sağlıklı değildi. İkinci gidişim ise mükemmeldi. Festivaller şehri Edinburgh, festival mevsiminin zirvesindeyken ağırladı bizi. Güneşliydi hava, pırıl pırıl ve harika. Güneşin çok yakıştığı bu ülkede az bulunur güneşle güne başlamak, güneşin ve sokak festivali Fringe’in parıldattığı sokaklarda dolaşmak, iki çocukla yıllardır uzak kaldığım festivallerden sonra böylesi bir anın, mekanın ve açık şovların tam kalbine kondurulmak kesinlikle harika hissettirdi. Ve muhtemeldir ki bu olguların tümünün bileşkesi, bu güzide şehri kat be katıyla sevmemizde en büyük etkendi.
Sokaklar temiz ve kesinlikle çok nezihti. Her yer çok ama çok şendi, her yer ziyadesiyle şenlikliydi. Bu şenliğin en büyük sebeplerinden biri, dediğim gibi Fringe Festival’in sadece yayalara açık olan High Street sokağına serpiştirilmesiydi ve orada sadece seyirci olmak  dahi kesinlikle çok keyifliydi. Hele ki gençlerin gereksiz çekincelerden uzak ama edeple yaptığı gösteriler ve yaydıkları muazzam enerji şahsen bana ve yılmış bünyeme pek iyi geldi. Yıllar önce bizzat katıldığım İstanbul Film Festivallerini, Bienal’leri hatırlattı bu haller, bu yüzden daha özeldi. Ki ben en çok karma ve içten gelen sanatı severim. Klasik sanattan ziyade sokak sanatına meylederim, bu yüzden böylesi bir festival tam bana göreydi. Gene çok şükürler ettim ki; ben haberdar değilken daha, ‘O’ benim için herşeyi ziyadesiyle denk getirmişti. Benim için olabilecek en iyi şekliyle vermişti hem de bu güzelliği.
Royal Mile denen bölgede gezindik daha çok. Adım başı bir gösterinin olduğu pek kalabalık caddede. Kimi yerde bir ilüzyonist stand-up türü bir gösteri yapıyor, kimi yerde Santana’vari bir adam sahne alıyor, kimi yerde Macbeth oyuncuları oyunlarından küçük bir gösteri sunuyor, kimi yerde harika müzikallerin, operaların ve tiyatroların tanıtımı yapılıyor, her adımda sokak sanatçıları yer alıyor, kimi yerde tek tekerlekli bisiklet şovu, kimi yerde akordiyon şovu göz dolduruyor, kimi yerde Victorian giysili kızlar, kimi yerde kostüm partisindeymiş gibi cadılar, kedi kızlar dolanıyor hasılı her an ve her yerde bambaşka bir sanat türü icra ediliyordu. Renkliydi ortam, çok çekiciydi ve şehrin bu hali insanın bırakıp gitmek istemeyeceği türdendi.
Üstelik sadece bu cadde değil, bu caddenin dışı da çok renkliydi. Bilindik Victoria Sokağı çok güzeldi. Her yerde asma çiçekler ve renkli kapılar, sıcak kafeler ve dükkanlar vardı ve her yer insan seliydi. İşin ilginç tarafı; ortam insanı yıldırmayan, boğmayan bir kalabalığa sahipti. Misalen İstanbul’daki gibi, New York’taki gibi insanı canından bezdirmeyen, üstünüze üstünüze gelen insanları buldozer olup ezmek istemeyeceğiniz, bilakis yanlarından nazikçe geçtiğiniz türdendi. Ayrıca Meşhur Edinburgh Kalesi, Edinburgh Şatosu çok ihtişamlı ve heybetliydi. Henüz göremedik terasını ve içini ne yazık ki. Zaten ilk etapta o kalabalığa karışmak, serinlikli güneşe doymak, o enerjiyi ucundan da olsa yakalamak en çok ihtiyaç duyduğum şeydi. Bu yüzden tarihi yerleri gezmekten ziyade sokakları arşınlamak bana çok daha iyi geldi.
Bir de insanlar Glasgow’dakinin aksi gibiydi. Genelde bakımlıydı herkes, hatta kimi kadınlar ve erkekler moda dergilerinden fırlamış gibiydi. Kimi 50′li yılların dergilerinden, kimi 60′lı yılların, kimi 70′li yılların çiçek kızlarından derlenmiş gibiydi. Kendi modasını yaratan tipleri izlemek her zamanki gibi benim için pek keyifliydi. Turistler dahi çoğunlukla düzgün giyimliydi.
Hasılı Edinburgh güzel şehirdi. Bir kez, bir kez daha gitmek isteyeceğim bir şehir olarak kalbimde yer etti. Bundan sonraki niyetim, az ötemizden kalkan hızlı trenle Edinburgh’a kaçmak sıklıkla. Zaten İ. de bu konuda beni destekledi. Dilerim lafta kalmaz dedikleri.
.
Bizi ilk karşılayan gösteri. Stand-up şov muydu, yoksa ilüzyon mu tam bilemedim ama meraklısı pek çoktu bu gösterinin. Tabii herkes şovu izlerken ben herkesi izledim. En çok da şovda sahneye çıkan herhangi birilerini ve hikayelerini. Misal; şu karşıdaki çizgili adam hep gülümsüyordu, herhalde iyi ve müşfik biridir dedim, tam önümde duran kareli gömlekli sıkı sıkıya tuttuğu çantasını bırakmadı ilk önce, halinden kıyafetinden birşeyler çıkarmaya meylettim. Üstelik boyuna birşeyler mızıldanan bebelerimi dinledim, işim şovmenden daha çoktu hasılı.
.
Şovu ilgiyle izleyen insanlar, çocuklar ve çocuklarım. Bir de iç geçrdiğim kızıl, harika çocuklar. Bakmaya doyamadığım ama doyunca da bakamadığım. Acaba dedim içimden gerçekten fotoğrafçılık öğrensem de portre fotoğrafçısı mı olsam bu sebepten? Sırf bu güzel çocuklara yakinen bakmak, doyasıya görmek ve görüntülemek için.
.
Evet işte yakın zaman hayalim. 1. Bisiklet kullanmak. 2. Arkaya takılan bu çocuk aparatını almak.
Bu fit mi fit çiftin fitliğinin sırrı bence bisiklet, üstelik de çocukları ile. İki çocukları vardı arkadaki bölmede ve pek güzel duruyordu çocuklar orada. Üstelik o kalabalık gösteriye pek rahat gelip, hem de park edilmez tabelasının tam dibine park etmek suretiyle katıldılar şova güle oynaya.
.

İşte birbirinden farklı performanslardan birkaç enstantane. Festival mi, karnaval mı bilemedim ama çok keyifliydi. Ne yazık ki herbirini görüntülemek çok zordu benim için, hele ki küçük kudurgan oğlumla ve çok kalabalıkta. 
.
Ve huzurlarınızda Fringe Festival’in gönlümdeki biricik şampiyonu. Adını, sanını bilmiyorum, albümü vardı almak istedim kalmamış, yeni Evgeny Grinko mu desem, yoksa Yann Tiersen mi bilmem ama fethetti kalbimi her haliyle. Yazacağım bu konuda, kamera görüntülerini de ekleyeceğim inşallah.
.

High Street boyunca karşımıza çıkan dükkanlar, meşhur İskoç ekoseleri, Kilt denen yerel erkek giysisi, meşhur İskoç bisküvileri: Walkers, Gayda çalan İskoç erkeği vesaire.






Royal Mile, High Street, Fringe Festival ve sokaklara ve insanlara devam… En altta tarihi St Giles Cathedral.
.


Gene aynı cadde üzerinde bulunan geçitler ve ara sokaklar. Bilhassa ilk sağdaki sanki çağırıyordu beni, çok istedim içine girip kaybolmayı lakin ne mümkün ne iki çocukla böylesi atraksiyonlar yapmak, maceraya atılmak. Üstelik canım İ., bebek arabasını da almamışken bu gezinti sırasında. Ve Selim ve Kerim patlıyorken yorgunluktan ve mızmızlıktan.
.







Edinburgh Kalesi’ne inen yollar, Görkemli ve heybetli ve bence ürpertici Edinburgh Kalesi. Bir de diyeceğim o ki; ben İngiliz ve İskoç gençlerinin giyimini pek sevdim. Kendilerine has; hem düzgün ve hem de dağınıklar. Pejmürde değil son derece nezih, tertipli ve kibarlar. Ve nasıl bilmem ikisini bu tezatı pek güzzel ve itici olmadan harmanlıyorlar.
.


Edinburgh Festival Centre ve meraklı biz. Buraya girip işlerden haberdar olmasak, en azından bir broşür almasak olmazdı değil mi? Yol boyunca TATTOO diye birşeyi ve bu şeyi bekleyen kuyruk olmuş sıra sıra insanlar gördük, en büyük merakımız da bunun ne olduğunu öğrenmekti. Tattoo Edinburgh Castle içinde yapılan son derece görkemli ve gösterişli bir konsermiş. İskoç tarihinde yer alan bir tür askeri gösteriymiş anladığım kadarıyla. Ve bu gösteriye rağbet inanılmaz bir derecede imiş. İskoçlar tarihlerine çok düşkün olduklarından bu gösteri için her yıl, her yerden buraya akın ederlermiş.
.









Edinburgh Castle ve şatoyu çevreleyen sokaklar, boy boy bilboardlar…
.










Ve Instagram ile derlediklerim …

Hiç yorum yok: