6 Kasım 2013 Çarşamba

Şahtım, Şahbaz Oldum



Anlık yaşayan biri olarak yaşadığım an güzelse iyi hissediyorum. Hepsi bu. Ve bunu da sıklıkla buralara aksettiriyorum. Ama elbette hayat hiç kimse için her zaman güllük gülistanlık değil. Bir fotoğrafa bakan tüm zamanı o andan ibaretmiş sanabiliyor, benim fotoğrafları sevme sebeplerimden biri de bu. İçinde kayboluyorum ve sonsuz mutlu zamanları düşünüyorum. Oysa kamera arkası çok çetrefilli olabilir, ki benimki genellikle öyle! Bu yüzden şunu söyleme gereği duyuyorum, ne benim hayatım bu anlardan ibaret, ne de bir başkasının hayatı pasparlak sıkıntısız anlardan ibaret. Ve ne böyle olabilir, ne de böyle bir beklentim olabilir. Hayatı olabildiğince geldiği şekliyle kabullenmek, kusurlara odaklayacağım enerjimi güzele vermek ve güzelliği görüntülemekten ibaret yaptığım. Her neyse!

Şimdi size işin kamera arkasından bahsedeyim biraz. Ve fotoğraf uğruna düştüğüm rezil hallerden. 4-5 aydır evde, 3 aydır da benim üstümde geçmeyen bir hastalık hali var. Selim zaten alerjik astımla boğuşuyor daima, öyle çok ciddi boyuta gelmiyor şükür ama sürekli öksürüyor, sürekli huylu; hapşırır, aksırır, burnunu karıştırır vaziyette. Kerim ise sık sık düşüyor, bir gün iyi bir gün kötü hissediyor ve o da çok nadiren de olsa öksürüyor ama çok sıkı öksürüyor. Sonra sıra bana geldi; ömrümde görmediğim, bilmediğim tipte bir öksürüğe yakalandım. Öyle ki bir öksürsem karşıki dağlar yıkılır da, o yüzden insan içinde öksürmeye utandım. Bir de tıpkı Kerim gibi bir gün daha iyi, bir gün yerlerde sürünüyorum. Ama gerçek sürünme; yerleri oturarark siliyorum, merdivenleri emekleyerek çıkıyorum felan. Doktora gidiyoruz; birşey yok diyor gönderiyor. Tıpış tıpış eve gelip kaldığımız yerden devam ediyoruz.
Bir ay kadar önce ise astımlı hastalar gibi oldum, özellikle uyurken nefes alamamaya başladım ve oturarak anca uyur oldum. İşte o dönem gene doktora gidince ciğerlerimizi üşüttüğümüzü söyledi doktor, ilaç vesilesiyle o kısmı atlattık. Ama o halsizlik, bir iyi bir kötü hal, sürekli yenilenen üşütme hali üstümüze asılı kaldı. Sonra kulaklarımda geçen yıldan beri başlayan yoğun uğultu ve çınlama sürekli bir hal aldı. Panik atağım canlandı, kimi zaman çıldırır gibi oldum, alelacele doktora gittim ancak nafile, buradaki sağlık sisteminin hantallığını ve beceriksizliğini yazmaya mecalim yok. 4 aydır o sürekli uğultuyla yaşıyorum, doktorun biri kulak zarı delik diyor, bir diğeri sesleri ileten sinirler ölmüştür diyor, bir diğeri artık geri dönüşü yok, işitme kaybı da uğultu da baki kalacak diyor vesaire…
İşte böylesi günlerde yeniden çok halsiz, hasta ve kronik bel ağrım da üzerimde iken halimden sıkılıp (ki sürekli olunca yapacak birşey yok, hayata devam ediyor insan bir şekilde) parka gittik ailecek. Doğa ve fotoğraf sahici terapim; onlarlayken ne kulağımdaki uğultuya, ne üstümdeki halsizliğe ve ne de böğürme halini alan öksürüğüme ve nefessizliğime aldırmıyorum. İşte böylesi bulutların üstünde uçtuğum bir andayım. Tahta merdivenler gördüm, merdivenlerin üstüne sarı sarı yapraklar düşmüş, manzara çok sıcak ve ben fotoğrafını çekmeliyim. Bir iki basamak çıktım, etrafta kimsecikler yok, bizimkiler çok ilerlemiş, ben fotoğraf sevdasına her zamanki gibi arkadayım. En tepeye çıktım, baktım orası pek çekilesi değil, geri inmeye hazırlandım ki inmez olaydım. Islak ve kaygan merdivenlerde bir anda ayağım kaydı ve ben şu sıralar iyice büyümüş cüssemle, birer birer o merdivenlerin hepsinden zıplayarak kaydım. Her zıplayışta; Kerim’in sıkça kullandığı o meşhur nidayla; av av av-av-av-av deyip durdum, sanırım kimsecikler olmayınca kontrolü tümden bırakmıştım. O kadar şiddetli o kadar şiddetliydi ki düşüşüm ve yaşadığım sarsıntı kulaklarım sanki bombardımana tutuldu. Acıdan yerimden kalkamıyordum ve bir yerimin kırılmış olmasından korkuyordum. Yerimden çok zor kalktım,  hala av-avlıyordum ki merdivenin tepsinde bir adamın sesin sahibini aradığını gördüm ve gözgöze gelince üstümdeki yoğun ağrı ve acıya aldırmadan oradan kaçtım. Derken birşey oldu; aylardır kulaklarımdaki tıkanıklık geçti, açıldı sesler, çoğaldı ve uğultu durdu. Aman Allah’ım, bunca acıya rağmen bu yaşadığım harikaydı. Vay canına dedim, herşeye rağmen iyi olmuş düşüşüm hem bir yerim de kırılmamıştı. Koşmaya çalıştım bizimkilere yetişmek ve bu garip müjdeyi vermek için lakin mümkün değil koşamıyordum, acı acı seslendim, duyan olmadı, ağır ağır yürüyüp beni gördükleri yerde işaret yaptım. Sonra birşey daha oldu, ne yazık ki ilk şokun etkisiyle pasparlak açılmış kulaklarım yeniden tıkandı, uğultu başladı ve ağrılar, acılar yüksek düzeyde ortaya çıktı.
Ertesi sabah misafirlerimiz vardı, ben doğru dürüst oturamıyordum, daha kötüsü oturup da yeerimden kalkmaktı ki içimden naralar atıyor ama çaktırmıyordum. Akşam olunca İ. ye dedim; n’oldu böyle bana, şahtım şahbaz oldum. Hah, tam ben diyecektim ama korktum demedim dedi.:)
Önceki gün de, o çok sevdiğim Kızılakçaağaçlardan birini buldum. Ağacın dibinde bulunan merdivenlere yaprakları süpürülmüştü, onları elimde iyice bir karıştırdım ki renkleri ortaya çıksın, sonra da: onca titizim diyorsun, eline köpek kakası bulaşsa n’olur biliyor musun, diyen iç sesmi duydum ve bir anda elimi çektim. Yaprakların fotoğrafını çektim ve ağacı da bir kez daha çekeyim derken, cork diye bir ses duydum ve ardından ayağımda pis bir kayma yaşadım. Evet olmuştu, başarmıştım, lök diye köpek kakasına bulanmıştım. Ve şimdi tastamam Şahtım, Şahbaz Olmuştum!
Kızıl Akçaağaç - Red maple tree- Scotland DelianneAutumn Colours - Scotland delianneİşte o ağaç ve yapraklar, çektiğim çileye değer miydi, kesinlikle evet!
Bir de taşınmadan beridir eve internet bağlanamadı, bu yüzden pek aktif değilim buralarda, Facebook, Twitter, diğer bloglar ve e-postalarda da ha keza. Şu sıralar aktif olduğum tek yer Instagram. Cevapsız kalırsanız affola!

Hiç yorum yok: