26 Temmuz 2012 Perşembe

New York İzlenimlerim: Times Square



Çok küçükken dürbün getirmişti abimler eve. Ben de bilir bilmez elime alıp dürbünü, direkt karşıma dikmiştim gözümü. Evimiz Diyarbakır Surları’nın hemen karşısındaydı. Ve ilk gördüğüm; koca, kapkara sur taşlarının gözümün çokça önünde, heybetle ve dehşetle durduklarıydı. Çok ürpermiştim bu hisle. Hala da dürbünle, yahut teleskopla bakmaktan kaçınır, ürke korka yaklaşırım bu aletlere.
New York’a gittiğimde de bu ürpertiyi hissetmiştim yeniden. Ansızın, hazırlıksız bir büyüklüğe yakalanmıştım birden. Zira New York City’e ayak bastığım anda, içimde hissettiğim ilk kelime: BÜYÜK oldu. Büyüktü herşey; haddinden fazla, hem de ölçüsüzce ve ben küçüktüm ziyadesiyle. Binalar çok yakın ve çok büyük, köprüler çok yakın ve çok büyük, caddeler büyük, kalabalıklar büyük, büyük, BÜYÜK işte! Göz alışınca o ürperti kayboluyordu ama ilk izlenimim buydu benim de.
Derken alıştım duruma ziyadesiyle. Üstelik ilk günün ardından bir hafta ara verip öyle geri geldik şehre, hem de New York City’nin merkezine: yerleştik Times Square’e. Otel odamızdan her an ve her dakika izleyebiliyordum meydanı. Öyle ki; meydan ne zaman boş kalır, kırmızı merdivenler ne zaman kapatılır, ne zaman açılır, yağmurda bir anda koca meydan nasıl boşalır, yağmurun durmasıyla onca insan seli nasıl da hemen oluşur, bu beyhude ve fuzuli kalabalık ve karmaşıklık nasıl buraya hemen doluşur, temizlik hangi saatte yapılır, sandalyeler, masalar ne zaman toplanır, işçiler nasıl olur da bunca ağır çalışır vesaire türünden onlarca gereksiz bilgi ve -ah, o kırmızı, kaygan ve şaffaf merdivenleri köpürten ve sonra da cırt cırtla silen ben olsaydım keşke-  türünden onlarca gereksiz düşünce edindim. 7/24 açık olan her şeyden ve her yerden fazlasıyla hazzeden hatta içi açılan ben, neden bilmem Times Square’i bir türlü sevmedim. Burayı gereksiz yere şişirilen, içi boş, kof, lüzumsuz ve çok sıkıcı bir yer gibi hissettim. Zaten sonrasında Broadway sokağında bir başka otele geçtim ve kesinlikle çok keyfettim. Zira New York’u tepeden gören, geniş caddelerinden birine bakan, günbatımlarını ve gündoğumlarını takip edebildiğim güzel bir odaya denk getirilmiştim. Ve o odada ancak New York’taymışım gibi hissetmiştim.
Times Square çeşitlilik bakımından güzeldi ve kesinlikle çok renkli bir yerdi. Burada her ırktan ve türden insanı görmek olası idi. Ama neden bilmem en çok Hintli turistlerin sayısı fazlaydı ve her nasılsa Japon turistlerin sayısı da azdı. Yanısıra bu meydanda her türlü işi, gösterişi ve şaklabanlığı yapan vardı. Firmaların, ürünlerin, tiyatroların, müzikallerin tanıtımını yapan değişik giyimli insanlar, güzel müzik yapan sokak müzisyenleri (ki birilerinin albümünü aldık, harikaydı), resim yapanlar, resim satanlar, sokak sanatçıları, satıcılar ve sayısız turist vardı. Haliyle buralarda dolanmak tam bir çilekeşlik ve tam bir sefillikti. Hele ki buralarda değil birşeyler yemek, kahve almaya gitmek dahi büyük işkenceydi. Meydanda son derece geniş ve güzel bir Starbucks vardı lakin oturacak iki minik masadan başka şey yoktu. Ve çocuklarla ayakta dikilmek elbette zordu. Oysa kahvaltı yapabildiğimiz nadir yerlerdendi burası.
Bu meydanın hatırladığım nadir güzel tarafı: City Tour otobüslerine ilk duraktan binme keyfini yaşamaktı. Hele ki sabah erken saatte, pencereden takip edip: hadi kalkın otobüs doluyor, diyerek otelden fırlamaya çalışmak çocuklarla zorsa da gene de harikaydı. Bir de bu Meydan pek çok yere yakındı. Misal ilk sabah, İ. kiraladığımız arabayı havaalanına teslim etmeye gittiğinde Selim’le, ben rastgele otelden aşağıya yürümüş ve inmiştim Central Park’ın en güzel yerine. Üstelik geri dönünce kayboldum telaşem de yoktu, zira meydanın ışıkları bir tür pusula, bir tür kutup yıldızıydı ve her yerden görünerek, yön yoksunu bana bile yönümü bulduruyordu.
Bunun dışında Times Square’de de gene Amerika’nın bende bıraktığı BÜYÜK hissi vardı. Devasa reklam panolarını bırakın, mağazalar dahi koskocamandı. Mesela dünyanın en büyük oyuncak mağazası: Toy’s R Us buradaydı. Ve burada oyuncaklar, giysiler, ayakkabılar vesaireler gerçekten düşeş ve ucuzdu. Sonradan almadıklarım için iki kat pişman oldum, zira evet İngiltere’de de hemen hepsi vardı ama kesinlikle oraya göre çok pahalıydı.
Meydanda devasa bir de Disney World vardı. M&M vardı. Hershey’s çikolatacısı vardı ve harikaydı. Giysi mağazaları hiç görmediğim kadar çok katlı ve kocamandı. Misal American Eagle mağazası öyle büyüktü ki beni burada sıkıntı bastı. Bir de çalışanları sık sık müşterileri taciz ediyordu.
Birgün hava çok sıcaktı. Sıcakta direkt dağılan ben, perperişan halde bu mağazaya girdim o günde. Amacım çocuklara şort almaktı. Çocuk katını ararken görevlinin biri yardım ister misiniz dedi, savuşturdum derhal kendisini. Ardından biri daha geldi. Nazikçe, hayır, teşekkürler dedim. Baktı baktı yüzüme ve ansızın son derece sahte şekilde gözlükleriniz çok güzel, dedi. Sanırım uzunca süre beklemesinin sebebi, iltifat edecek birşeyler bulmak içindi ve fakat meymenetsiz yüzümde iltifat edecek birşey bulamadığından, tepemdeki uyduruk gözlükleri sözümona beğendi. Hiçbirşey demeden derhal ayrıldım oradan tabii ki.
Yanısıra Forever 21 diye bir mağaza keşfettim. Sayısını bilemediğim epeyce kata sahip devasa bir mağazaydı burası. Ve burada harika şeyler vardı ve üstelik de herşey çok ucuzdu. Benim çok sevdiğim pudra renginden harika şeyler yapmışlardı. Danteller, güpürler, son derece romantik esintiler içinde yüzlerce giysi, aksesuar vesaire vardı. Herhalde eski günlerimde olsam orada aklımı kaybederdim lakin heyhat, şişko olunca; -bence- güzellik bende beyhude bir çaba oluyordu.
Bir akşam, İ. : git keyfince gez, ben de çocuklarla durayım, dedi. Ben de ilk Forever 21 mağazasına attım kendimi. Sanırım en az 1 saatimi onlarca kat arasında geçirdim. Sepetimi doldurdum da doldurdum, sonra birden içime bir iğrenti, tiksinti ve bulantı hissi geldi, kasaya gidemedim, herşeyi olduğu yerde bırakıp mağazayı terkettim. İnce ince elediğim onlarca şeyi tek kalemde sildim. Ve bir daha da o mağazaya gitmedim. Kendimle geçireceğim New York gecesini de böylece mundar ettim.
Times Square neticede turistik bir yerdi. Haliyle satıcısı Sultanahmet’te turisti bunaltan satıcılar gibiydi bir nevi. Yanısıra Broadway’lerin tanıtımları vardı. Mesela Chicago müzikalini tanıtan son derece hoş kadınlar vardı. Ellerindeki dövizlerle Stand-up, Komedi şovlarına çağıranlar vardı. Mickey Mouse, Minnie, Elmo, Özgürlük Heykeli, Sünger Bob gibi bilindik tiplemeleri, giydikleri kostümlerle canlandıran ve fotoğraf çektirmek isteyenlerden para kazananlar vardı. Üstelik bu şahıslar Kerim gibi saftirikleri çok cezbediyordu. Meşhur çıplak kovboy vardı. Ve bu adama ilgi çok fazlaydı. Hatta blogger buluşmasında tam karşımıza yerleşmişti bu kovboy da nereye bakacağımızı bilememiştik.
Evet Şeyma, Seyhan ve Emine‘ciğimden oluşan dörtlü bir toplantımız oldu bu meydanda. Ne de güzel oldu. Canım arkadaşlarım ince ince düşünerek; onlarca hediyeyle elleri kolları dopdolu gelerek çok mahçup etmişlerdi beni. Çocuklara gofretler, naneli çikolatalar, türlü hediyeler; kitaplar, boyalar, organizer, nadide fularlar, kalpli kaşıklar, çerçeveler, çok sevdiğim karlı küreler, hele Seyhan’ım devasa bir dinozoru zor zahmet taşımıştı oraya, Emine’ciğim enfes bir un kurabiyesi hazırlamıştı o buluşmaya, tabağını dahi bana bıraktı ve unuttuklarım… kesinlikle o zaman keyifli bir zamandı. Oturduk meydanda bir masaya. Şeyma’m direkt masayı kaptı. Sandalyeler alındı. Derken Emine kahvelere koştu. Sanırsın süper planlı ve organizayonlu bir buluşmaydı da benim dışımda herkes ne yaptığını çok iyi biliyordu. Bu buluşma kesinlikle, Times Square ve New York’a dair çok güzel bir hatıra olarak zihnimde kaldı.
Ve ilginç bir anekdot: Ne yana dönsem Türkçe konuşan biriyle karşılaştım. Misalen kırmızı merdivenlerde: şu Çinliye söyleyelim mi bizi çeksin, diyen gençlerin Selim’in sesiyle bizi farketmeleri ve bize yönelmeleri ve gülüşmelerimiz, Toys R Us’da; teyze koş asansör geldi, diyen küçük çocuk, küfreden bir gençle gözgöze gelmemiz ve Selim’in anne diyen sesiyle gencin kızarması ve mahçubiyeti, Central Park’ta gezinti yapan faytoncuların Türk olması ve etrafta sürekli Türkçe konuşmaların duyulması, Rockefeller Center’da fotoğraf çektirmek isteyen kızların -demin iki yabancıya çektirdik ama fotoğrafı bir türlü beğenmedik, lütfen bir de siz çekin- diyerek önümüze atılması ve nihayet fotoğraftan memnun kalmaları ilginçti. Amerika’yı işgal mı etmişiz? :)
5 gün ağırladı bizi Times Square. 3 günü Seyahat turuyla geçen 5 gün. Çoğunluk klasik turist edasında geçen 5 gün. Haldır huldur oradan oraya koşturduğumuz 5 gün. Sonrası biraz daha New York, biraz daha içine girmek ve sokulmak New York’a…
İlk akşam karşımıza çıkan manzara.
Kerim’in deyimiyle sey-hat obotüsü’nden görünen meydan.
Times Square ve civarı, adını sıkça duyduğumuz onlarca şirketin de mekanı. Misal, sağdaki saatli bina; Paramount’ın binası.
Gene Kerim’i fazlasıyla cezbeden tiplemeler. Öyle ki yanlarından ayırmak epey sancılı oluyordu.
Tur otobüslerinin düzenlediği çok çeşitli paket turları vardı. Downtown Tour, Uptown Tour, Brooklyn Tour, Night Tour vesaire.. Ben en çok Night Tour’u beğendim. Günbatımını yakaladığımız enfes bir turdu. Ve o turdan dönüş yolu.
Otele gitmeye çalıştığımız ilk gün deli danalar gibi döndüğümüz alan. New York’ta ilk kez araba kullanan İ., tek tönlü devasa caddelerde döne döne perperişan oldu. Sanırım tüm Avenue’leri bu vesileyle öğrendik.  Ve otelin önünden onlarca kez geçmemize rağmen durmayı beceremedik. Park etmek, ters yönler bilmeyen için ne zor işti.
Gözümün önünde devamlı dönen Dow Jones tabelası ve aklımda o klişe: Dow Jones Endeksi, bir de meşhur Morgan Stanley.
Ve ünlü kırmızı merdivenler. Ve merdiven delisi Kerim’i zaptetmeye uğraşan Selim. Bir de çok özel bir anım var burada, çok şükretmekle ilgili, söyleyemeyeceğim ne yazık ki. Sadece bu kadarını yazmakla kendime unutturmuyorum meseleyi.
Gece yarısında hala dopdolu olan meydan. Uyanıp uykumdan bakıyorum bazen. İnsani hareket gördüğüm her yerde ferahlıyorum çünkü.
Yağmurun yağmasıyla çil yavrusu gibi dağılan insanlar ve boş meydan.
Uzayan yağmurla meydana daha fazla karşı koyamayan insanlar.
Meydanda zor oturulan masalar ve sandalyeler. Zira güneş altında ve o sıcakta oturmak zor, gölgede ve gecede ise yer bulmak çok zor.
Sol üstte kısa film mi, belgesel mi çeken birileri. Sağda tur otobüslerimizin yanında her yerde gördüğüm bahriyeliler. Sağ altta Lady Liberty(!) Ve meydan.
Meydanın şenlikli yetenekleri.
Hershey’s Çikolatacısı.
Sıklıkla karşımıza çıkan büfeler. Özellikle helal yazılı Sabrett marka olanlar İ. nin epey ilgisini çekti lakin yemek nasip olmadı oradan herhangi birşeyi.
Birkaç gün müdavimi olduğumuz Starbucks kahvaltıları. Neyse ki sonrasında harika bagelciler ve fırınlar keşfettik.
Bana Grease filmindeymişim izlenimi vererek pek nostaljik gelen Sundae dondurma arabaları. Buradaki külahta dondurmalar dahi roket neredeyse uzaya fırlayacaktı. Herşey gibi dondurmalar da büyüktü.
Boston’da kaldığımız kısa sürede bir anda şişmanladı Selim. Öyle aşırı birşey yememişti bilakis azalmıştı yedikleri ama niyeyse şişmanlamıştı dediğim gibi. Sonra sonra farkettim ki dudakları, burnu hatta her yanı şişmiş. Derken parçaları birleştirdim, başka sorunlar da olmuştu; şiddetli karın ağrısı, bağırsak sorunları vesaire. Ve düşününce buldum; Amerikan sütleri dokunmuştu Selim’ime. Hele ki bu sütler 3 günden fazla tüketilince kesinlikle dokunuyordu Selim’e. Sonradan İngiltere’de de 3 günü geçirdiğim sütlerde aynı şey oldu nitekim.
Penceremde yağmur, aşağıda ışıklar, ışıklar, ışıklar…
Minik fotoğrafçım, annesinin küçük yönetmeni iş başında görüldüğü gibi. Bir de biz. Yorgun yüzüm ve iki erkek çocuk anası bezginliğimle niye koydun bu fotoğrafı derseniz, anlatamadıklarıma hatıra olsun diye derim.
(Ben ara ara, içimden geldikçe yazabilirim New York izlenimlerimi. İçindeyken yazmak içimden gelmemişti ve anın sıcaklığı ile içimdekileri dökemezdim diye ertelemiştim hep çünkü. İyi de etmişim, şimdi daha farklı hissediyorum, fotoğraflar bile çok farklı.)

Hiç yorum yok: