25 Mayıs 2012 Cuma

İki Çocukla Amerika’ya Yolculuk



Hep iyi düşünmeye odakladım kendimi. Olumsuz düşüncelere, olumsuz vericilere ve niye bilmem bir işe kalkıştığınızda olumsuz verileri büyük hazla veren ve bunu iyi birşey sanıp söyleyenlere inat. Ne mutlu ki ve çok şükür ki bunu büyük oranda başardım. Bazen bana verilen bu hal çok iyi geliyor. Zaten ne zaman karşıma çıkarılana direnç göstermeden, hayat nehrinin kendi akışına kollarımı açıp bıraksam kendimi, büyük bir teslimiyetle akıntıya rağmen değil, akıntıyla birlikte hareket etsem ve her gelene kabulüm desem hasılı verilene ram olsam hem de razı kalsam sonsuz bir huzur ve mutluluk kaplıyor içimi. Öyleydim işte. Perişan olacaksın/ız, uçakta iki çocukla ne yapacaksınız, söylemlerine rağmen, hatta bu söylem bazen bizzat İ. den gelmesine rağmen ümitliydim işte. İyi olacaktı.
Dilimde türlü dualarla düştük yola. Çocuklar fena halde aksırıp öksürüyorlardı ama dedim ya ümitliydim işte. Erkenden havaalanına vardık. Valizleri teslim etme sürecinde biraz kıvrandık zira görevliler adres isteyince adreslerin elimizde olmadığının farkına vardık. Bu sırada kendilerini de, etraftakileri de paralayan çocuklara kriz anlarında kullanmak üzere sakladığım oyuncaklardan birkaçını vermek zorunda kaldım. Derken oradaki işimiz bitti. Korkulu rüyamız olan, adam başı 22,5 kg’lık valiz hakkını da aşmamıştık.
Sabahtan evden çıkana dek maratonda gibi koşturmacalarımız orada da bitmedi. Yanımıza aldığımız bir tomar ilacın yanında hala eksik olanlar vardı,  onları da havaalanındaki eczaneden derleyip topladık. Yemek yemeye koyulduk ardından. Bu sırada çocuklar gene şahlandı. Şişelerce sular, kahveler döküldü, karmaşadan önce pasta sonra yemek yendi, bu sırada İ. epeyce gerildi ve neden bilmem telaşı bir türlü bitmek bilmedi, pul alacağım, son kez sigara alacağım, bilmem neye bakacağım deyip defalarca yanımıza gitti, geldi. Ben de iki deli oğlanla başbaşa kaldım. Bu sıralarda İ. de, ben de neredeyse aynı anda birşeye uyandık. Çocuklarla beraber yola çıkmıştık ve mümkün olduğunca sakinleşip, telaştan ve gerginlikten arındırıp kendimizi; Hem Yavaş Aile Hareketi ve hem de Mutlu Çocukluk Anısı Oluşturma Seremonisi‘ndeki gibi ağırdan alıp yaşayacaklarımızı, mümkünse gülümseyerek ve hissederek yapalım bu yolculuğu, dedik. Kısmen işe yaradı, kısmen işe yaramadı ama denemek de bence bir marifetti. Ya da tek başına farkındalık dahi zaman zaman bizi olumsuz haldeyken frenlemeye yetti. Bir de bir telkin edindim; olumsuz konuşan ağzına yumruğu indirsin ve sussun, dedim. Bilhassa İ. ye bunu tembihledim. (Bu fikri de yıllar sonra bulduğum Leo Buscaglia kitabından edindim)
Uçak 1 saat rötar yaptı. Aldırmadım. Dedim ya gevşemiştim. Benim tek problemim İ. nin fazla ağırdan almasıydı işleri. Salona gidiniz uyarılarını dikkate almıyor, en son biz girelim de karmaşa olmasın diye kastıkça kasıyordu. Ve bir de bitmeyen alacakları vardı. Gene gitti İ. Uzuuuun upuzun bir süre de gelmedi. Bu sırada da geç kalacağız diye, içim içimi yedi. Sonunda geldi ve salona gittik. Lakin bu kez de salon kalabalık deyip dışarıda beklememizi istedi. İyi de herkes orada, hem ya duymazsak, dedim, dinletemedim. En sonunda onu dinlemekten vazgeçip salona gitmek üzere harekete geçtim ki, aklıma gelmeyen başıma geldi. Sayın Aydın Ailesi, Tk bilmem ne New York uçağına gitmeniz için son çağrıdır vesaire… Hiii, dedim ben hiç bu duruma düşmemiştim, bundan sonra seni kesinlikle dinlemeyeceğim.
Uçağa girdik. Ağır ağır 3 çanta, 1 bebek arabası, 1 poşet ve üst başla. Ne kadar derli toplu olsun desem de, sırf bunun için kendim de ağır yükleri yüklensem de niye bilmem sarkık dökük poşetlerden bertaraf edemedik kendimizi. Üstelik görevli bahsettiği yerden çok daha berbat bir sıralama yapmış ve tümden saçmalamıştı. İ. Hosteslere söylenip durdu, homurdandı kudurdu. Bense bir türlü sinirlenemiyordum, en son İ. ye istersen ben konuşayım ama içimde bir damla gerginlik yok, bu halde ancak son derece kibar ama ama boş ve çok yetersiz bir konuşma yapabilirim dedim ve bu açıklamadan sonra da boşverdim. Görevli ortadaki üçlü koltuğu ve arkadaki tek koltuğu bize bahşetmişti ve kesinlikle azarı haketmişti. Üstelik son anda değil, çok erken vakitte yapmıştık check-inlerimizi yani bizi sonradan araya sıkıştırmış da değildi. Dolayısıyla kabulü zordu bu sefilliği ama İ. nin yanındaki koltuğun boş kalması doğrusu beni kesmişti. (Kararlıyım bundan böyle çok ayık geçirmeye gayret edeceğim check-in lerimizi. Zira çocuklu insanların ön sıraları ve cam kenarını isteme hakkı varmış ve uçak dolu değilse yanlarını boş bırakmak da insiyatiflerine ve insaflarına kalmışmış)
Uçak hızla harekete geçti. Çocuklar şendi. Hemen uçakta oyalamak üzere aldığım oyuncaklardan birkaçını aldılar ve bir süre oyalandılar. Elbette bu süre 10 saatlik yolculuk için devede kulak demekti. Olsun kaçırmadım keyfimi. Hem ben çocuklara uyku yapıcı bir damla da vermiştim, uyuyacaklardı besbelli. (Bu damla Kerim’i emzirmeden kesmek için doktorun bana verdiği tamamen bitkisel bir karışımdan ibaretti. O yüzden rahattı içim)
Derken Kerim uyudu. Selim’se her koltuğun kendine ait televizyonunda bulunan nice filmin arasında kaybolmuş vaziyette keyfediyordu. Sıkıldıkça oyunlara geçiyor ya da aldığım 3 boyutlu çizim tablasında vakit geçiriyordu. Bir ara ortam muazzam bir huzurla doldu: 3 kişilik koltukta Kerim derin uykuda, Selim arka koltukta babasıyla oyunda, THY’nin güzelim yemekleri gelmiş, bense kulağımda kulaklık afişlerinden beğendiğim ve izlemek üzere not ettiğim ve burada  karşıma çıkartılan ve ne tevafuktur ki bir New York uçağında, New York hikayesi olan filmi izlemekteyim. Üstelik yemek sonrası kahvem de geldi.Harika hissettim bu anlarda kendimi.
Saadetim pek uzun sürmedi, çoklukla da İ. nin telaşı ve huzursuzluğu buna sebepti. Kerim uyanacak ve mahvolacağız, Selim’i yanına almazsan pişman olacağız vesaire gibi düşüncelerle boyuna dürttü beni. Derken Kerim mızmızlanarak uyandı, ayaklarımı uzatıp salladım tekrar uyudu.  Bu sırada uçakta pencereler ve ışıklar kapatıldı. Selim hala uyuyamıyordu. İ. ise artık kesinlikle uyumak istiyordu. Kerim nöbetini ona devrettim ve Selim’in yanına geçip sarılarak ona uyumasını telkin ettim. Uyudu. Uyudum. Uyuduk. Bu sırada yolculuğumuzun bitmesine tam 7 saat vardı.
4 saat kadar uyumuşuz hepimiz. Kerim uyandı mızmızlandı, İ. onu uyuttu. Derken Selim’in gece bağırmaları başladı. Yanımızda uyuyan birini sıklıkla tekmeledi. Eminim başka ırktan biri olsa ve hele ki bir Türk olsa asla tahammül etmez, çoktan Selim’e girişirdi ama şükürler olsun ki yanımızdaki bir Japon turistti. Selim’in ayağını elini ve sesini kısamayınca yeniden değiştik bebeleri. Selim 3′lü koltuğa yattı. Kerim’se hep ayağımda sallandı.. Bu saatten sonra neredeyse dakikaları saydım. Zira ortam çok fenaydı.
Uçağa bindiğimizde uçak sıcaktı. Motorlar çalıştıktan sonra klima açıldı ve ortam çok, çok soğudu. Öyle ki çocukları kalın kalın giydirdim. Hem de diyorum ya aksırıp, öksürüyorlardı. Bu sırada tiril tiril giyinen bense dondum. Başıma ağrılar girdi, sert bir boğaz ağrısı ve öksürüğe tutuldum, durumum vahim gibiydi. Gece olunca yeniden ortam ısındı. O soğuktan sonra iyi gelen sıcaklık bir yerden sonra çok bunaltıcı oldu. Ve ben nefes almakta zorlandım. Işıklar kapatılmıştı ya, içim de sıkılmıştı. Kerim boyuna uyanıyor, ben ayaklarım ve bacaklarım kopacak halde onu sallıyorum, Selim boyuna bağırıyor bu da beni deli ediyor, sıcaklık tüm mekanizmamı bozuyor ve olumlu halim Zincirlenmiş Hayvana kayıyor, kendime telkinlerim işe yaramıyor, neredeyse infilak ediyordum. Hani azıcık bıraksam kendimi panik atağın feci bir atağına yakalanabilirdim. Hoş belki işe yarardı da, düzeltirlerdi halimizi.
Üstelik cam kenarında da değildim. Olsaydım eminim bunca fena olmazdım. Zira açık kalmış pencerelerden birinde şu an izlemekte olduğum uçuş ve rota bilgilerinden edindiğim Kanada semalarında güneş batıyordu. Ve ben bunu kıyısından köşesinden görüyordum. Önümdeki ekranı an be an takip ettim. Kanada git git bitmiyordu. Ben semalarında uçtuğum misal Goose Bay isimli yeri çok merak ediyordum. Ve burada gündoğumlarına ait hayaller kuruyordum. Öyle öyle saatler geçiriyordum. Saatler an be an azalıyordu. Ben arada sırada uyuyor ve azalmayı hızlandırıyordum. Bu sırada önüme gelen her türlü yiyeceğe de evet diyor ve boyuna birşeyler yiyordum. Zaten artık diyet lafını dahi etmiyordum. Anladım ki seyahat ve diyet taban tabana zıt oluyordu. O yüzden her zamanki gibi ve ne yazıktır ki; bir koyveriyor, PİR koyveriyordum.
Geriye 2 saat kaldı. Çocuklar tümden uyandı. Yemeklerini yedirmeye uğraştım ancak bu ne kolay ve ne de zevkli olmadı. Aç bilac uyuyan Kerim hala çok isteksizdi tıpkı Selim gibi. Ben de direnç gösteremedim ve düşünerek onları kaderine terkettim. Bu sırada boyuna mızmızlanan ve en sonunda bangır bangır ağlayan Kerim şükürler olsun ki Cars – Arabalar filmine daldı. Selimse oyuna. Sonra Kerim sıkıldı tabii. Uçak tam inişe geçiyorken ve Kemer ikaz ışıkları kesintisiz yanıyor ve anonslar yapılıyorken Kerim koltuktan inmek istedi. Onu zaptetmekse hiç kolay değildi. Elbette bu durumu düzeltecek kişi İ. değildi. Zaten ne zaman sütliman olmuş ortalık çığrından çıksa, İ. derhal beni karmaşaya davet ediyor ve kendi sütliman tarafa çekiliyordu. Ben anladım ki İ. krizi yönetmekte hiç de başarılı değildi ya da aslında başarısızlık kelimesinden pek hazzetmeyen İ. kullanıyordu bu durumu ve bu kelimeyi.
Ve sonunda, New York JFK Havalimanına inmiş bulunuyoruz, anonsu ile binbir türlü alkışı içimde çaldırarak bitirdim bu seyahati. Pasaport kontrol vesaireler başladı şimdi. İ. yan tarafa kıvrıldığında bir görevli taaa uzaktan ve ısrarla çağırıyordu beni. Ben de her zamanki gibi yanlış birşey yapıyormuşum gibi telaşla ve elim ayağım birbirine dolanarak kıvrıldım o yana. Bir de farkettim ki, çocuklu olduğum için direkt ön sıraya alıyormuş beni. Bu hareket beni pek mesut etti. Bu sırada baktım yük taşıyanların ve çalışanların bir çoğu siyahi idi. Ve hepsi de sempatikti. Çocuklarla sohbet ettiler, sırada bekleyenlerle illa ki muhabbet ettiler hasılı güzeldi. Pasaport kontrolörü çok ciddiydi tabii. Ama o bile uzun tutmadı bizi ve hemen gümrük kontrolüne yönlendirdi. Bu sırada İ. söylendi, bütün eşyalarımızı didik didik edecekler şimdi, dedi. Bense uçaktan indikten sonra gene rehavetin kollarına bırakmıştım kendimi. Hemen olumsuz düşünme, ne biliyorsun öyle olacağını dedim. Ve Selim’le dilimize pelesenk ettiğimiz, yol boyunca hatırladıkça dile getirdiğimiz: Allah’ım zorlaştırma kolaylaştır, hayırla tamamla, duamızı ettim, ettik. Gittik, görevli sadece valizlere dokundu ve sordu: Bebek maması var mı? VAR. İlaç var mı? VAR. Sucuk, Mantı var mı? YOK! O halde iyi seyahatler, dedi. Bak dedim İ. ye,  boşuna söylendin.
Çıktık. Saat 23. Taksiye bindik. Taksici bir Hintli idi. Sohbet ettiler boyuna İ. ile. Derken sözü otele getirdi. Önceki akşam Rus adamlar, gansgterler gideceğiniz otelde büyük olay çıkardılar. Silahlı çatışma vesaire dedi. Eyvah dedim, filmlerden tanıdığım New York, sahiden filmlerdeki gibi mi karşılayacaktı beni?
.
Bir de: yaklaşık bir haftadır  mail kutuma dahi bakamadım. Ara sıra ufak bir göz attım ama hepsi bu. Soranlara selam olsun. Epostaları uzunca süre yanıtlayamayabilirim. Yorumları da ne yazık ki:(
Ve hayırlı kandiller herkese!

Hiç yorum yok: