13 Ekim 2011 Perşembe

Hoşçakal Eylül!


Yüzlerce mevsim eskitmiş ömrümün hiçbir demi, şimdiye dek geçip giden sayısız Eylül’ün hiçbiri, son giden Eylül kadar, bana lezzet vermedi. Farkındalığımın arttığına mı yormalı, yoksa yazmanın kerameti mi demeli, ya da olanı biteni fotoğraflama gayretine mi vermeli, yahut nisbi özgürlüğümün getirdiği coşkunluğa ve taşkınlığa mı, bilmiyorum. Belki saydıklarımın daha azıdır aldığım hazzın kaynağı, belki tüm ayrıcalıklı ihtimallerin bileşkesidir, belki de daha fazlasıdır düşündüklerimin. Neydi, ne değildi çok da mühim değildir belki. Aslolan; doyasıya, hınca hınç, tıka basa Eylül’e doyduğum bu sene. Hatta ağzımın kenarlarından taşacak kadar ziyadesiyle ve afiyetle.
Başından, sonuna dek, şuurlu bir uyanıklık içinde geçirdiğim, nerdeyse her saatini içerek özümsediğim, zannımca hakkını da verdiğim, hasbihali kuvvetli,  muhabbeti keyifli, harikulade bir Eylül geçirdim. Ben kendisinden çok memnun kaldım, kendisi de benden razı kalmıştır eminim.
Çokca dolaştım bu Eylül’de. 6 yılı aşkındır gezmedim hiç bunca keyifle. Kimi zaman sabah yürüyüşlerine çıktım; gün doğduktan hemen sonra, kimi zaman akşam yürüyüşlerine çıktım; gün batmadan daha. Nice güzelliği çektim içime; telaşla ve hızla, nice güzelliği işledim içimde; sabırla ve yavaşça.
Çok yol aldım bu Eylül’de. Öyle yollar ki; cümle sokakları içime çıkan, beni derûnume saklayan. Çok keşifler yaptım bu Eylül’de. Aşığını maşuğuna bağlayan, deli divane kılacak kadar çarpan.

Ağaçlar keşfettim. Etkileyici, üstelik de değişken çiçekli. Öyle ki; hamken mor, olgunken pembe, pişmişken fuşya, dökülmeye yüz tutarken maviye çalan, döküldüğünde ise tastamam mavi olan çiçekleri ile enfesti. Sıradan taş bir kaldırımı dahi, masmavi çiçekleriyle donatan ve büyülü bir hale sokacak kadar etkileyici. Üstelik sadece Eylül’e ait olan.
Ağaçlar keşfettim. Bembeyaz çiçekli. Serin Eylül rüzgarında salınan; sade ve narin bir gelin gibi.
Ağaçlar keşfettim. Kiminin heybetli gövdesi, kiminin yapraklarının muhteşem mürdüm rengi avare etti beni. Kiminin çatlaklarını, kiminin yapraklarını okşadım, sevdim. Dokunmak, hissetmek ne özel histi. 
İstanbul’u keşfettim. Öyle bir şehir ki; her demi, her yeri ayrı ayrı öpülesi, koklanası ve sevilesi. Ve öyle mübarek bir şehir ki; en sıradan hal bile onda  büyülü bir şölene dönüşüyor gibi. Berrak sabahları kadar puslu sabahları da görülmeye değerdi. Hele ki eşsiz günbatımları muhteşemdi. O şehr-i İstanbul ki, yine, yeni, yeniden keşfettikçe mest etti beni. Üstelik öylesine azıyla bunu başardı ki. Kimbilir, çok yerini görsem halim niceydi.
Kitaplar keşfettim. Eski günlerdeki tekdüzeliğimin aksine, HAYAT gibi; bolçeşnili, her telden en az bir tane. Öyle coştu ki içim, beni kitaplara götüreni sevdim, kitaplara layık bulunduğum için kendimi sevdim.
Keşfettiklerimi tekrar keşfettim. Bu görsel şölenle defalarca kendimden geçtim.
Kendimi keşfettim. Oturup da deniz kenarına, bir elimde kitabım, bir elimde çayımla. Ha, bir de günün anlam ve önemine binaen yaktığım iki çift sigarayla. Baktım sonsuz enginliğe, daldım derinliğine. Sanki sırtıma yük olan ne varsa bıraktım akıntıya. Hafifledim, hafifledim, hafifledim. Hasılı iyi hissettim. 
Hoşçakal bana çok şeyi yadigar bırakan, son Eylül! Hoşçakal!
Bunlar da ilginizi çekebilir:

Hiç yorum yok: